Veda insanı sayılmam, gerçekten. “giden gitmiştir, gittiği gün bitmiştir” kafası değil bu. Sadece mevcut durumu değerlendirmeyi, önüme bakmayı severim. Hayatlarımızda, ilişkilerimizde kırılma noktaları vardır. Kararlarımız ve çevredekilerin kararlarıyla sonraki süreç şekillenir. Bu yüzden vedalar benim için hep kolay olmuştur. Ama ne yalan söyleyeyim “bir devrin sonu” kıvamındaki noktalar benim için hep çok zor olmuştur. Sanırım bu birazda alışkanlıklarımı sevmemden geliyor. Sevdiğiniz insanları, akrabaları görüşmeseniz de, görmeseniz de bir yerlerde devam ettiklerini bilmenin verdiği mutluluk, huzur gibi.

İşte büyük kaptan takımdan ayrıldığında tam olarak böyle düşünmüştüm. Sıkıntılı geçen süreçlerde Aykut Hoca, Aziz Başkan ve Alex’in verdiği kararlar, olayları ayrılışa kadar sürüklemişti. Nuri’yle yaptığımız konuşmada “kimse Alex’i göndermek istemedi, o kendisi ayrılmak istedi ve gitti” diye fikir birliğine varmıştık. Kaptan çocukluk takımına döndüğünde, orada yeni hikayelere başlayacağını düşünmüş, böyle mutlu olmuştum.

Alex’in gidişi asla kolay değildi ancak genel tablo itibariyle kişilerin (taraftarlar hariç) mutlu olacağı em makul seçenek buydu. Uzak kıtadaki gollerini, asistlerini internet üzerinden izleyip “kaptan hala döktürüyor” diye düşünmüştüm. Kolay değil be abi, o adam sayesinde kaç kez yerimden fırladım, sestellerime suikastler düzenlercesine haykırdım: doktor, kaptan, krAlex, ALEX!!! Bu adamın futbolu bırakması, Brezilya’da başka kişilere aynı etkiyi yapamayacak olması çok garip, çok eksik, çok kötü hissettirdi. İhtiyar ve Can Dündar hikayesinin farklı versiyonu gibiydi, sonuçta  herkese karşı adil olan, daim olan ve hep kazanan o İhtiyar.

Çok keyifli ve eğlenceli geçen dünümün son saatlerinde aklımda tek soru vardı: “Alex nasıl bırakabilir?” ister inanın, ister inanmayın gün boyu bunun hüznü vardı üstümde. İlk sahaya çıkarken seyircileri alkışlarken gördüğümde uzaklara gittim: CSKA maçında yerimden fırlatan uzaktan şutu hatırladım, Galatasaray maçında Aykut’un tuttuğu köşeye gönderdiği frikiği andım, Beşiktaş maçında kendi türkçesiyle reklam panolarından atlayıp “kanaryaaaa” diye haykırışını duydum, Arena’daki ilk maçtaki golüne gittim. Gittim, gördüm, tekrar bağırmak istedim, bağıramadım…

Oyundan çıkarken eşi ve çocuklarıyla sarılıp ağladığı an dağıldım açıkcası. Hani geleceğini bildiğiniz ama son dakika belki mucize olur da gerçekleşmez diye umduğunuz o anlar vardır ya işte o an dağıldım. Gözlerim doldu. En son Mirsad bırakırken böyle olmuştum. Ne demiştik o gün: “bırakmayaydın iyiydi”.

Hayat devam ediyor, bir hikaye bitiyor başkası başlıyor, formayı taşıyanlar değişiyor ait olduğumuz, aşık olduğumuz arma değişmiyor. Hayatta en çok kimleri sevdim biliyor musunuz? Bana olumlu-olumsuz  yoğun duygular yaşatan insanları çok sevdim ben. Kimseye anlatmadığı şeyleri bana anlatıp ağlayan arkadaşlarımı sevdim, barın ortasında yüzüme pasta yapıştıran arkadaşlarımı sevdim, son anda koşarak gelen dostlarımı sevdim, 90 dakika içerisinde bir topu kaleye sokamadıkları için beni üzüp, sinir krizine sokan insanları sevdim, en umutsuz dakikalarda gelen ortaya kafa vurup ruh halimi 180 derece değiştiren insanları sevdim. Bana keskin duygu değişikliklerini yaşatan; yoğun öfke hissettiğim, bir hafta sonra deli gibi sevindiren, kendisini alkışlatan insanları sevdim. En çok da büyük bir tutkuyla bana yaşadığımı hissettiren kişileri sevdim.

Ben seni çok sevdim be Alex De Souza, yolun, bahtın, talihin açık olsun. Herşey için çok sağ ol, var ol. Obrigado Capitano.

alexveda600_T17RL