Çok sevdiğim Saian parçalarından biridir kan yüzüğü. Orjinal konusu bir Aziz Nesin hikayesi. Öncesinde şarkıyı sevdikten sonra sözlükte arattığımda tek paragraflık özetini görmüş ve tekrar aratmamıştım. Dün gece winampta karşıma tekrar çıktıktan sonra “hikayenin orjinal halini hala okumadım, aradan çıkartayım” diyerekten google’ladım. FMA‘dan dolayı simya’ya sempati duyan beni benden aldı hikaye. “Felsefe taşı” na getirmiş olduğu farklı bakış açısı o kadar güzel ki… Tavsiyem moraliniz yerindeyken (benim gibi) okumayın. Hatta alkollüyseniz (yine benim gibi) hiç okumayın. Önce okurken başka yerlere gidiyorsunuz sonra bilinçaltınız uykunuzda size oyunlar oynayabiliyor. Farklı bir psikoloji ile yazılmış çok farklı bir hikaye. Lafı fazla uzatıp saçmalamaya başlamadan hikayeyi paylaşmalı🙂

Adam , otelin salonuna girdi. Salonda ikişer üçer kişi oturuyorlardı. Tek başına oturan kız, kendisine mektup yazıp bugün burada buluşmak üzere söz veren kız olmalıydı. Kız, arkası kapıya dönük oturmuştu. Adam kızı görüyordu. Adamın ilk gözüne çarpan, kızın saçlarıyla ayakkabıları oldu. Kauçuk tabanlı, bej derili spor ayakkabı ve koyu sarı saçlar… Adam, ayakkabıya önem verirdi. Önemli olan ayakkabının yeniliği  eskiliği, biçimi, rengi değildi. Ayakkabısından insanın beğenisi, sağduyusu düzeyi anlaşılabilirdi. Yıllar önce bir kadınla ilişkisini nedenini de söylemeden, kadının giydiği ayakkabı yüzünden kesmişti.

  Kız, başka ülkeden gelmişti. O’nu bir arkadaşı salık vermişti. Genç bir bilimciydi. Konu felsefe ve felsefe tarihiydi.

Yan arkadan,koyu sarı saçlarını ve spor ayakkabısını gördüğü kızın yanına gidip adını söyledi. Kız gülümseyerek elini uzattı, el sıkıştılar. Adam oturdu.

Kızın bu denli güzel olabileceğini düşünmemişti. Güzel ama, güzellikten başka  bir şeydi bu; hani yıldız barışması denilen, kan kaynaması denilen, iki insan arasındaki  o tam bilinmeyen bağ… Birbirinin çekiciliğine kapılan böyle insanlar hep güler, gülümserler; her şeyde gülünecek bir yan bulur, ya da gülünecek yanı bulunan şeylerden konuşurlar. Onlar da gülüyor, gülünecek sözler buluyorlardı.

Adam daha rahat konuşabilecekleri bir yere  gitmelerini önerdi.

Kız,

– Olur… dedi.

Adam, kızın “Olur” demesini pek seviyordu. Bir tek sözcük, ama bu bir tek sözcüğü bütün öbürlerinden bir başka türlü söylüyordu. Hayır, söyleyişi doğru değildi; adamın hoşuna giden de kızın bu yanlış söyleyişiydi. Bu yüzden kıza sık sık “olur” dedirtmeye çalıştı. Adam, kolaycacık, en sudan nedenlerle mutlu olanlardandı. Kız, o yanlış söyleyiş biçimiyle “olur” dedikçe adam mutlulukla gülüyordu.

Bir arabaya binip kentin içindeki eski bir orman, ormanın bakımlı bahçesindeki gazinoya gittiler.

Kız, adamın kendisinden hangi konuda ve nasıl yardim beklediğini öğrenmek istiyordu. Ama adamın daha ne iş yaptığını bile bilmiyordu. Ne iş yaptığını bilmiyordu ama, o ana kadarki konuşmalarından adamın sevimli, zeki, aydın bir kişi olduğu izlenimini edinmişti. İşini sordu. Adam,

– Simyacıyım… dedi.

Kız bir güldü,bir güldü, bir güldü ki… Şaka ediyordu besbelli. Bu çağda hiç simyacılık olur muydu?

Adam,

– Niçin inanmıyorsun, dedi; ben dünyanın son simyacısıyım.

– Dünya son simyacısını yitireli, sanırım birkaç yüzyıl olmuştur… dedi kız.

Simyacı,

– Bu dünya varoldukça,dedi; dünyada her zaman son simyacılar da var olacaktır. Dünya hiçbir zaman son simyacısız kalmaz.

Felsefeci olan kız, derin felsefe bilgisine dayanarak,

– Bütün simyacılar gibi siz de demiri gümüşe çevirecek bakırı altına döndürecek felsefe taşını mı arıyorsunuz? diye alaylı sordu.

Gülümsemesi donup yüzü gölgelenen Simyacı susunca, kız,

– Eski simyacılar, dedi, bir metali başka bir metale, değersiz madenleri gümüş yada altına çevirebileceğini sandıkları felsefe taşını arayıp durmuşlar boşu boşuna. Sonunda iki yüzyıl önce bunun olanaksızlığı anlaşılıp simya da kalkmış ortadan. Böyle olmasaydı bugün üniversitede simya öğrenimi olurdu. Hangi üniversitede simya okutuluyor?

Simyacı acıyla gülümsemeye çalışarak,

– Herkesin bildiklerini bilmek iyidir, dedi; ama simya, mikrokosmos’un incelenerek makrokosmos’un kavranılış yollarını gösteren bir öğretidir.

Kız daha da alaylı gülerek,

– Evet, dedi, makrokosmos’un gizlerini, varlığın özünü kavramak için harflerin, sayıların gizli güçler taşıdığına inanırlar. Tılsımlarla, sihirlerle felsefe taşını bulup bakırı altına dönüştürecekler.

Simyacı, felsefeci kıza isteğini söyledi. Kendi ülkesinde iki yüzyıl önce yaşamış bir simyacının elyazmasının mikrofilmini göndermesini rica ediyordu. Bunun kolay olduğunu söyleyen kız,

-Olur, dedi.

Kızın “olur”undan Simyacının gözleri mutlulukla parladı.

Simyacı, kızı evine götürmeyi önerdi. Kız, yine Simyacının yüreğine işleyen söyleşisiyle

– Olur, dedi.

Araba dalarken kız, bu adamın gerçekten bir simyacı olup olmadığını düşünüyordu. Bu çağda bir insanın simyacı olması delilikti. Oysa adam, sözüyle söyleşisiyle hiç de deli görünmüyordu.

Adamın evi kentten arabayla bir buçuk saat uzaklıkta, geniş ağaçlıklı, ama bakımsız bir arazideydi. Evin bulunduğu arazinin çevresi boştu. Kırda ve yassı tepeler arasındaydı.

Simyacı, dış kapıyı anahtarıyla açarken, kız,

– Yalnız mı yaşıyorsunuz? diye sordu.

– Evet, dedi Simyacı.

İçeri girdiklerinde kız,

– Ama neden? diye yine sordu.

Simyacı kızın iki elini tutup kuzey grisi gözlerine bakarak

– Çünkü, dedi, kendini paylaşacağı insanı bulmadıkça bir simyacı yalnızlığa yargılıdır.

Kız ellerini çekerken,

– Siz bu dünyanın son simyacısı olduğunuza göre… deyip sözünü kesti, ama Simyacı sözün söylenmeyen gerisini anlamıştı: “Yalnızlığa yargılısınız!”

Dıştan bakılınca hiçbir özelliği olmayan evin içi çok ayrıksı, yadırgatıcıydı. Bilinen evlerdeki eşya ve odalar yoktu. Salondan daha geniş salonlara geçiniyordu. Giriş salonunun iki geniş kanatlı cam kapısının üstünde metalden harflerle şu yazı okunuyordu:

“Obscurum per obscurius ignotum per ignotus”

Felsefeci kız,

– “Karanlığı daha karanlıkla, bilinmeyeni daha bilinmeyenle aramak… Önemli olan aramak. Bu simyacıların savsözüdür.

– Yani? diye sordu kız.

– Yani, olanaksızlığı, en olanaksız olanı zorlamak, zorlaya zorlaya aramak… Kolaydan, kolaycılıktan kaçıp çözümsüzde çözümün en zorunu aramak.

Niçin simyacıların demiri altın yapmak istediklerini anlıyor musunuz? Demiri altın yapabilen bir simyacı çıkmış olsaydı, büyü, o aramanın büyüsü kayboluverecekti. Demiri altın yapmaktan çok daha güzel olanı, demiri altın yapacak felsefe taşını ararlarken buldukları şeyler…

– Ya hiçbir şey bulunmazsa!…

– Olabilir. Ama güzel olan yine de aramak.

Giriş salonundan büyük bir salona, o salonun sağdaki kapısını açıp daha büyük bir salona geçtiler. Kız orada şaşkına döndü. Büyük bir kimya laboratuarı gibi bir yerdi burası. Bir duvarındaki dar pencereleri tavana yakındı. Simyacı ışıkları yakınca içerisi pırıl pırıl göründü. Mermer ve ak fayans masalar üstünde camdan yuvarlak balonlar, altı düz ve eğri boyunlu balonlar, cam tüpler, huniler, kavanozlar, sarmal soğutucular vardı. Şu yanda damıtma aygıtları, ölçekler, ince tartılar, sıvı ölçekleri, göstergeli aygıtlar, bu yanda hamlaç, tel örgülü levhalar,süzgeçler, potalar, pota maşaları, ak porselen kaplar, havanlar… Sol köşedeki ocakta közler kalmıştı, ocaktaki kazanda buğular bacaya doğru tütmekteydi.

Kız şaşkın şaşkın çevresine bakınıyor, konuşamıyordu. Yoksa bu adam gerçekten mi simyacıydı? Laboratuardan, daha da büyük bir salona geçtiler ki, orası kitaplıktı ve salt duvarlar boylarına sıralanmış raflar değil, ortalara yerleştirilmiş ve tavana dek yükselen raflarda da tıklım tıklım kitap vardı.

Kitaplığın yanındaki boş denilebilecek büyükçe bir odaya geçip oturdular.

– Yemek yiyelim mi? diye sordu Simyacı.

– Olur… deyince kız Simyacı’nın sevinçten gözleri ışıdı.

– İçki de içer miyiz?

– Olur.

Simyacı, kristal sürahide zümrüt yeşili bir içki getirdi. Kız, bu içkinin ne olduğunu sordu. Simyacı, nektar olduğunu ve kendisinin yaptığını söyledi. Simyacı bardağını kızın mutluluğu için kaldırdı. İçtiler. Kız,

– Hiç içmemiştim böyle bir içki, dedi.

Simyacı,

– Ben de… dedi.

– Nasıl olur, kendi yaptığınız içkiyi ilk mi içiyorsunuz? diye sordu kız.

– Çok içtim, dedi Simyacı, ama seninle içerken ilk içiyormuş gibiyim.

İçtiler, güldüler. Simyacı’nın nektarını içtikçe bulutların üstünde koyu sarı saçları uçuşan kız, kendisini özgünlüğün ve bilinmezliğin büyüsüne kaptırmıştı.

Ne yazık ki ayrılmak zorundaydı kız. Simyacının elini uzun uzun tutarak bu duygusunu içtenlikle söyledi:

– Ayrılmak çok zor.

Kalktılar. Kız iki koluyla Simyacı’ya sarılarak,

– Sen gerçekten bir simyacısın! deyip O’nu uzun uzun öptü.

Sanki başka hiç bir kadınla öpüşmemiş, yaşamında sanki ilk öpüşüyormuş gibi, sözle anlatılmaz bir coşku içindeydi Simyacı.

– Sen de benim felsefe taşım olur musun? dedi.

– Olur, neden olmasın…

Simyacı bir sevinçli, bir sevinçli, yüreği göğsünden taşarak,

– Gördün mü, dedi demek felsefe taşı da bulunabiliyormuş. Belki de ben, dünyada felsefe taşını bulabilen tek simyacıyım. Bundan sonra, demirleri gümüş, bakırları altın, kalayları platin, camı elmas yapabilirim.

Kız kahkahalarla güldü. Simyacı, Felsefe Taşı’nı bir daha, bir daha, bir daha öptü, ama hiç doymadı öpmelere.

Ayrılacaklardı. İkisinin de içine derin bir üzünç düştü. Simyacı kızın incecik parmaklı elini avucuna alıp,

– Sevgili Felsefe Taş’ım, dedi, bana daha hiç kimsenin tatmadığı öyledir mutluluk verdin; ben de sana bir simyacı olarak öyle bir armağan sunacağım ki, bugüne dek ve bundan sonra da dünyada hiç kimse hiç kimseye öyle değerli bir armağan veremedi ve bundan sonra da veremeyecek. Sana dünyanın ve tarihin en değerli armağanı sunacağım ki; böyle bir armağanı ancak Felsefe Taşı’nı bulmuş bir simyacı verebilir.

Felsefe Taşı meraklanıp armağanının ne olduğunu sordu. Simyacı,

– Şimdide ben de bilmiyorum, dedi; ama kendimden, özümden, yüreğimden, canımdan, kanımdan bir armağan olsun istiyorum; dünyada olmamış, görülüp duyulmamış bir şey.

Felsefe Taşı yine kahkahalarla gülerek,

– Olur… dedi.

Sarılıp öpüştüler. Terminalde ayrılırken el salladılar. Felsefe Taşı uzaklaşınca elini dudağına götürüp öpücük gönderdi.

Simyacı, bütün simyacılar gibi, imgelemler, düşler, düşlemler ve kurgular dünyasının insanıydı. ve kendi kurduklarına, tasarladıklarına, düşlediklerine gerçek diye inanırdı. Durup dururken de düşlemler kurmuyordu elbet, o düşlemlerinin bir dayanağı oluyordu. Sormuştu O’na: ” Sen de benim Felsefe Taş’ım olur musun?” diye. O da “Olur, neden olmasın…” demişti. İnanmıştı Simyacı. Çünkü simyacılar inanırdı. İnanmasalar simyacı olamazlardı. Her sözü, her davranışı, her şeyi, yani bütün yaşamı aşırı ciddiye alan her simyacı gibi, bu Simyacı da, sevgili Felsefe Taşı’nın sözlerini, kendisini içten öpmelerini, “Sen gerçekten bir simyacısın!” diye boynuna sarılmalarını da ciddiye almış ve O’na inanmıştı. Şimdi gerçek sanıp bu inandıklarının üstüne düşlemler, imgelemeler kurup, bu kurgusalda yaşıyordu. Bu kurgusal dünyalarında Felsefe Taşıyla hep birlikte oluyorlar, dokundukları madeni, istedikleri başka bir madene dönüştürüyorlardı. Zamanı bölüşüyor ve her şeyi birlikte yapıyorlardı.

Oysa Simyacı’nın “Sevgili Felsefe Taşı’m” dediği kız Simyacı gibi, zamanı geçmişle geleceği birbirine bağlayan bir bütün olarak yaşamıyordu. O, zamanı parça parça yaşamaktaydı. Yaşadığı her zaman ayrı bir parçaydı ve kopuk kopuk olan o zaman parçaları, önceki ve sonraki zamanla birleşemezdi. Tıpkı bir albüm seyreder gibi yaşardı zamanı. Albümün bir sayfasını çevirip o sayfadaki resmi seyrederken o resimle ilgilenirdi. Ama o sayfayı çevirip albümün başka sayfasındaki resme bakarken bir önce baktığı resimleri unuturdu. O’nun için yaşam, albümdeki resimlere bakmak gibiydi. Sayfa çevrilince unutulur, yeni çevrilen sayfalar yaşanırdı

Simyacıyla geçirdiği o gün söylediği her söz doğruydu, her davranışı içtendi,her tutumu yürektendi. Sözlerinde, davranışlarında, tutumunda hiçbir sahtecilik, ikiyüzlülük yoktu. “Senin Felsefe Taşı’n olurum,” dediğinde Simyacıyı kandırmamıştı. “Seni seviyorum,” diyen Simyacı’ya “Ben de seni seviyorum,” demesi yalan değildi. “Ayrılmak çok zor,” derken yüreği konuşmuştu. Terminalde ayrılırlarken eliyle öpücük göndermesi içinden gelmişti. Ne var ki, yaşamın o parçası o gün orada bitmiş, albümün sayfası çevrilmiş, ayrıldıktan sonra, yaşamın başka bir zaman parçası başlamıştı.

Simyacı’nın anlamadığı ve hiç bir zaman da anlayamayacağı işte buydu. Kurduğu ve gerçekliğine gittikçe daha çok inandırdığı düşlemler, imgelemler dünyasında, ” Sevgili Felsefe Taşı’m” diye başlayan uzun, çok uzun mektuplar yazdı. Her mektubunda, göndermeye söz verdiği elyazması mikrofilmin ivedilikle çok gerekli olduğunu da bildirdi. Mektuplarının hiçbirine yanıt alamıyordu.

Sevgili Felsefe Taşı’na dünyanın ve tarihin en değerli armağanını vermeye söz vermişti. Mektuplarına yanıt almasa da sözünü tutmak zorundaydı. Ama bu armağanın ne olacağını, nasıl bir şey olması gerektiğini kendisi de bilmiyordu; salt bu konuda bildiği, armağan, kendinden, özünden, yüreğinden, ta canından, kanından bir şey olmalıydı.

Günleri, sevgili Felsefe Taşı’nı düşleyip düşünmekle, laboratuarında çalışmakla, kitaplığında durmadan okumakla geçiriyordu. Üzerinde son çalıştığı demir ve insan kanındaki hemoglobinin etkin maddesi olan demirin oksitlenmesi ve yine parçalanmasıydı. Bu konu üzerinde günlerdir çalışırken bir gün aradığı şeyi bulmanın sevinciyle fırladı. Sevgili Felsefe Taşı’na vereceği o dünyanın ve tarihin en değerli armağanı olan ve kendinden, özünden, yüreğinden, canından ve kanından yapılacak armağanı bulmuştu; kendi kanındaki demirden bir yüzük yapacak, bu Kan Yüzüğü’nü sevgili Felsefe Taşı’na sunacaktı. herhangi demirden değil, herhangi kandaki demirden de değil, kendi kanındaki demirden yapacağı bir yüzük; dünyada bundan daha değerli ne olabilirdi ki… Böyle bir armağanı tarih boyunca hiç kimse kimseye vermemişti daha.

Yüz mililitre insan kanında yetmiş beş mikrogram demir…Vücudundaki ortalama altı kilo kanda dört buçuk gram demir vardı. Sevgilisine Kan Yüzüğü yapabilmesi için vücudundaki kanı yedi – sekiz kez boşaltması ve içindeki demiri çekip alması gerekiyordu. Böylece, sevgili Felsefe Taşı’na sunacağı Kan Yüzüğü’nde O’na kanını, canını a vermiş olacaktı.

Yaşamının en büyük sevinciyle zaman geçirmeden işe koyuldu. Kimseye gereksinmeden kendi kanını almayı başardı. İlk aldığı kanı yarım litreydi. Şişe içindeki yarım litre kanı lamba ışığına tutup baktı; bunun içinde ancak yarım gramcık, daha bile  az demir çıkabilirdi.

Kan Yüzüğü’nü armağan ettiğinde sevgili Felsefe Taşı nasıl, nasıl sevinecek, sevinçten uçacak, dünyada baka hiç kimsenin kendisini Simyacı’dan daha çok sevmediğine ve sevemeyeceğine inanacak, sarılıp boynuna Simyacıyı öpecek, öpecekti. Simyacı, kendinden her kan alışında gelecekteki o mutluluğu şimdiden yaşamaktaydı.

Ayrılışından yedi ay sonra, sevgili Felsefe Taşı’ndan ” Sevgili Simyacı’m” diye başlayan kısa bir mektup aldı. Mektupla geleceği tarihi bildiriyordu. Simyacı o günü büyük bir coşkuyla bekledi. Koşup sevgili Felsefe Taşı’nı karşıladı. Sevgili Felsefe Taşı, hemen içinde bulunduğu zaman parçasını yaşamaya, yaşam albümünün çevirdiği yeni sayfasına bamya başlamıştı; yani olabildiğince sevecen, sevimli bir sevgili olmuştu, öyle ki Simyacı içine düştüğü kuşkularından utanmıştı.

Niçin mektup yazmadığını, mektuplarını yanıtlamadığını sordu. Sevgili Felsefe Taşı, herkesin kendisinden mektup beklediğini söyledi. Simyacı alınarak,

– Ben herkes miyim? dedi.

Bu kez Felsefe Taşı,

– Hiç kimseye yazmadım ki… dedi.

Simyacı daha da alınarak,

– Ben herkes miyim? dedi.

Başka bir zaman da, kendisine o denli gerekli olan el yazmasının  mikrofilmini neden halen göndermediğini sordu. Felsefe Taşı, zamanının olmadığını, işlerinin çok olduğunu söyledi. Simyacı çok küstü, ama küskünlüğünü dışa vurmadı. Kendisi sevgili Felsefe Taşı için kendi canını, kanını hem de seve seve veriyordu da, bir mikrofilm çektirip göndermek neydi ki… Simyacı, acısını, üzüncünü nice dışarı vurmamaya çalışsa da, içi dışından hemen okunan bir adamdı. İçini içine saklayıp dışa vurmamak elinde değildi. Sevgili Felsefe Taşı, yüzünden, gözünden Simyacı’nın gücenikliğini anlayıp, mektup da yazacağına, mikrofilmi de göndereceğine söz verdi. O anda içtendi, çünkü o anı, kopuk bir zaman parçası olarak yaşamaktaydı.

Sevgili Felsefe Taşı, Simyacı’nın yüzünün sararmışlığını, güçsüzlüğünü ayrımsadı. O zamana dek Simyacı altı kez kanını almıştı, ama sevgili Felsefe Taşı’na bundan hiç söz etmiyordu. Hasta olup olmadığını sordu, Simyacı hasta olmadığını söyledi.

Bir ay birlikte oldular; bu bir ay mutluluğun doruklarında yaşadılar.

Yine ayrılık zamanı gelip çattı. Geçen kez olduğu gibi,

– Ayrılmak çok zor… dedi Felsefe Taşı.

Sarılıştılar, öpüştüler uzun uzun.

– Beni mektupsuz bırakma! dedi Simyacı.

Sevgili Felsefe Taşı, yine Simyacı’nın yüreğine işleyen o söyleyişiyle,

– Olur… dedi.

– Unutma, mikrofilm de çok gerekli.

– Olur.

Bu kez ayrılırken Felsefe Taşı’nın kuzey grisi gözleri sulandı. Bir daha, bir daha sarıldı Simyacı’ya; uzaklaşınca dönüp dönüp baktı, eliyle öpücükler gönderdi.

Simyacı, Felsefe Taşı’nın arkasından bir süre öylece kaldı, sonra sevgili Felsefe Taşı’yla dolu olan yalnızlığına döndü. Kan Yüzüğü’nü bir ayak önce yapıp vermeli, dünyada bir eşi benzeri daha olmayan sevgisini kanıtlamalıydı. Kendisinden bir litre daha kan alıp halsiz düşünce yattığı yerde sevgili Felsefe Taşı’yla birlikte olacakları günlerin düşlemlerini kurup o imgelemler içinde yaşamaya başladı.

Aylar geçti. Simyacı’nın kendisinden aldığı kan soğutucuda birikiyordu. Ama sevgili Felsefe Taşı’ndan ne mektup geldi, ne mikrofilm…

Her insan doğa olarak başkasını da kendisi gibi sandığı için, Simyacı, Sevgili Felsefe Taşı’nın onca güzel günleri birlikte yaşayıp mutlu olduktan, üstüne söz verdikten sonra neden mektup yazmadığını bir türlü anlayamıyordu. Sevgili Felsefe Taşı’nın yaşamı parça parça ve zaman parçalarını da kopuk kopuk yaşadığını hem bilemez, hem anlayamazdı.

Sekiz ay sonra yine “Sevgili Simyager’im” diye başlayan bir kısa mektup daha aldı Felsefe Taşı’ndan. Yine geleceği tarihi ve gelince yapacağı işeri bildiriyordu.

Simyacı, bir öncekinden çok daha büyük özlemle, sevinçle,coşkuyla karşıladı sevgili Felsefe Taşı’nı.

Simyacı, geçen seferkinden daha yorgun, daha bitkindi, yüzü daha solgundu. Hasta olup olmadığını soran Felsefe Taşı’na sağlıklı olduğunu söyledi.

Aynı sorular, aynı yanıtlar hiç değişmeden yinelendi:

– Niçin hiç mektup yazmadın sevgili Felsefe Taşı’m?

– Herkes benden mektup bekliyor.

– Ben herkes miyim?

– Ama hiç kimseye yazmadım.

– Ben hiç kimse miyim? Mikrofilmi de göndermedin ama, bana çok gerekli.

– Zamanım yoktu, işim de çoktu.

Yine sözlere sığmaz, yazılara dolmaz mutlulukla birlikte bir ay geçirdiler. Ayrılışları üzünçlüydü. Yine aynı ayrılış sözleri yinelendi.

– Mektuplarını çok gereksiniyorum, beni mektupsuz bırakma.

– Olur. Yazacağım.

–  Mikrofilmi de unutma.

– Bırak şunu. Utanıyorum. Olur, göndereceğim.

Her ayrılışları bir öncekinden daha zor oluyordu.

Sevgili Felsefe Taşı, altı ay, en geç sekiz ay aralarla geliyordu. Bu aralarda ne mektup yazıyor, ne mikrofilmi gönderiyordu. Ancak Simyacı’dan istediği şeyler olunca mektup yazıyor, Simyacı da bu istekleri sevinçle yerine getiriyordu. Her buluşmalarında Felsefe Taşı Simyacı’nın yüzünü daha soluklaşmış, bakışlarını daha cansızlaşmış, gücünü daha azalmış buluyordu.

Simyacı, sevgili Felsefe Taşı’yla tanışmalarından iki yıl sonra vücudundaki bütün kanı parça parça boşaltmıştı; artık vücudunda yeni kanı dolaşıyordu. Kanından demir çıkartmak için sabırsızlanmaktaydı. Kanındaki demirin mili miligramını bile ziyan etmemeye çalıştı. Biriktirdiği soğutucudaki kanından demiri çıkarıp alma işlemi hiç de kolay olmadı. Kanındaki plazmayı, plazmadaki tuzları, eriyik gazları, yağları, glikozu, proteini ayırıp hemogloboni elde edince, hemoglobindeki demiri oksitleyerek ayırmanın yöntemini buldu. Bu işlem haftalar sürdü. Sonunda başardı. Kendi kanından ilk demiri elde edip de bunu gözüyle görüp, eliyle tutunca dünyalar onun oldu; bir simyacı demiri altına dönüştürebilseydi nasıl sevinirdiyse, O, bundan daha da çok sevindi. Ne var ki, kitaptaki hesap hiç de uygulamaya uymadı. Beş litre kanından dörtbuçuk gram demir çıkması gerekirken ancak 3 gram demir çıkarabilmişti. Geri kalan ya ziyan olmuş ya elde edilememişti.

Çoşkuyla ve sabırla kendi kanını almayı sürdürdü; aylarca ve yıllarca bu böyle sürdü.

Sevgili Felsefe Taşı’nın gelmesi çok uzarsa, Simyacı O’nun ülkesine gidiyordu.

Felsefe Taşı her zamanki gibi mektup yazacağını söylüyor, ama yazmıyordu; mikrofilmi göndereceğini söylüyor, ama göndermiyordu. Her ayrılışında “Ayrılması çok zor” diye gözleri dolu dolu oluyor, sarılıp sarılıp öpüyordu Simyacı’yı.

Simyacı gittikçe güçten düştü, gittikçe çöktü, bitkinleşti. Yüzü mumya sarısına döndü. Ama yedi yıl boyuna verdiği kanından, sonunda otuz gram demir elde etmeyi başardı. Kendi eliyle bir demir yüzük yaptı. Yüzüğü yapması da kolay olmadı. Beğeneceği biçimi verene dek yüzüğün biçimini boyuna değiştirdi. Sonunda beğendiği biçime soktu yüzüğü. Yüzüğün kaşına yine demirden bir küçük yürek koydu. Kızgın ateşte akkora kesmiş demire su verilip çelik yapıldığı gibi,  Simyacı da kan demirinden yüzüğünü su yerine kanla çelikleştirdi. Kan Yüzüğünü, kanından, canından yapmıştı. Kan Yüzüğünü bezekli, çok güzel bir kutuya koydu. Dünya değeri armağanını götürüp kendi elleri ile verecekti sevgili Felsefe Taşı’na. Felsefe Taşı’nın ülkesine gitti. Telefon edip geldiğini bildirdi. O sırada sevgili Felsefe Taşı başka bir zaman parçasına, albümün başka bir sayfasını yaşamaktaydı. Bu yüzden o gece ve ertesi gece işi olduğunu, gündüzleri de çalıştığını söyleyip, daha ertesi gece için,

– İstersen evime gel…  dedi.

“İstersen gel…”,”İstersen…”Simyacı donup kaldı. Kan yüzüğünü armağan diye getirmemiş olsa,” İstemem” deyip telefonu kapatabilirdi. Gerçekten de kabalığı hem de çok gerekli yerde yapabilir miydi? Hayır, yapamazdı.

Simyacı, iki gün sonra,sevgili Felsefe Taşı’nın evine gitti. Kansızlıktan iyice azalmıştı gücü. ,Üçüncü kata zorlukla çıktı. Sarılıştılar yine. Öpmeye yine öptü Felsefe Taşı, ama iki mermer yontunun birbirinin üstüne düşmesi, iki mermer yüzünün birbirine değmesi gibi.

– Çok zayıflamışsın, Rengin de çok çok uçuk, neyin var ? diye sordu Felsefe Taşı.

– İyiyim, bir şeyim yok; diye yanıtladı Simyacı.

Armağanının yaratacağı sevinci bozmamak için, niçin mektup yazmadığını, bunca yıldan beri halen mikrofilmi göndermediğini sormadı.

– Anımsıyor musun dedi sekiz yıl önce ilk buluştuğumuzda sana bir söz vermiştim.

– Neydi? diye sordu Felsefe Taşı.

– Hani bir armağan…

– Haa? Evet… öyle bir şey…

Gülümseyerek sevgili Felsefe Taşı’na kutuyu uzattı. Şimdi açacak kutuyu, gözlerinde sevinç yıldızları parlayacak, Kan Yüzüğünü parmağına takıp coşkuyla haykırarak boynuna atlayacak, öpecek, öpecek…

Sevgili Felsefe Taşı kutuyu açtı. Çıkardığı yüzüğe evire çevire baktı, hiç bir titreşimi olmayan, dümdüz bir sesle,

 – Bu nedir ? diye sordu.

Simyacı’nın mumya sarısı yüzü daha da sararıp killi aka kesti.

– Yüzük…dedi.

– Görüyorum, ama neden yapılmış?

– Demir, dedi Simyacı, demirden…

Felsefe Taşı olmayan kız

– Yaa… diyerek yüzüğünü dirseğini dayadığı cam masaya bıraktı.

Dikine düşen yüzük camın üstünde döne döne gittikçe yeğnileşen bir çın çın sesi çıkardı; Demirin cam da çıkardığı o çın çın sesi sığmayıp odadan taştı. Yüzük durdu, ses kısıldı Simyacı ayağa kalktı

Kız,

– Erken değil mi ? dedi.

– Kendimi pek iyi bulmuyorum…dedi Simyacı.

– Ne zaman görüşeceğiz? diye sordu kız.

Bir daha hiç görüşmeyeceklerini, görüşmelerinin gereği kalmadığını anlayan Simyacı,

– Yarın sabah dönüyorum … dedi.

Sarılıp öpüştüler, iki mermer yontunun düşüp birbirine sürtünmesi gibi. Kızı yaşamakta olduğu zaman parçası içinde bırakıp ondan ayrılan Simyacı öyle bitkindi ki, sokakta zorlukla yürüyebiliyordu. Kendini bir taksiye attı, sürücüye otelin adını söyledi. Başını arabanın arkalığına dayadı. “Benden öncekiler gibi, ben de demiri altına dönüştürecek felsefe  taşını bulamadım, ama nasıl olsa bir gün felsefe taşını bulacak bir simyacı çıkacak…” diye içinden geçirdi.