Karmakarışık duygular içerisindeyim. Normalde yazacağım şeyleri önceden düşünüp kafamda bi kalıp oluştururum ama şuan kalıp malıp umrumda değil sadece birşeyler karalamak, mümkünse biraz rahatlamak istiyorum.

Hayatlarımız, yaşamlarımız gerçekten pamuk ipliğine bağlı. Ne zaman ne olacağı o kadar belirsiz, o kadar değişken ki. 4 Eylül günü öğleden sonra bana “bugün ve yarın ne yapacaksın?” diye sorsanız muhtemelen vereceğim cevap “akşam sevdiğim insanlarla taksimde olucam, yarında ayağım için mr çektirmeye gidicem” olurdu ama saatler altıyı biraz geçerken aldığım bir telefonla kendimi önce ankara yolunda, gece yarısından sonra hayatımda ilk defa dedemsiz olarak dedemin evinde, ertesi gün ise gasilhane önünde dedemin yıkanmasını izleyerek buldum. 15 saniyelik bir telefon konuşmasından sonra.

Yaklaşık iki yıl kadar önce rol modellerimden olan görebildiğim tek dedemi ALS illetine yakalanmasıyla başladı kötüye gidiş. Yaklaşık 5 yıllık bir bitkisel hayattan sonra kaybettiğim halamdan sonra dedeminde tedavisiz bir hastalığa yakalanmasını hazmetmek gerçekten güç oldu. Kendimi bildim bileli bir saniye yerinde durmayan, enerjik, çalışkan insan önce vücudunun sağ tarafını kullanamaz bir duruma gelmiş ardından tamamen yerinden kalkamaz olmuştu. Kulağa biraz bencilce gelecek ama dedemi hasta da olsa o her zaman oturduğu yerde görmek, ona seslenmek gerçekten bir mutluluk nedeniydi. Bayramda ziyaretine gitmeden birkaç gün önce gördüğüm rüyada dedemi kaybediyorduk. Rüyamı ablama anlattığımda yorumu: “dedemin ömrünü uzatmışsın” oldu. öyle bir rüya tabiri varmış. O bayramda o kadar çok kişi ziyaret etti ki dedemi. Türkiye’nin çeşitli taraflarına dağılmış olan kuzenlerim, hatta almanya’dan gelen uzun süredir görmediği akrabaları bile ziyaret etti… Bayram bitip İstanbul’a döndükten sonra dedemi kontrole gelen aile hekiminin yaptığı ölçümlerden sonra vücutta bulunan tuz oranı düşük çıkınca acilen hasteneye yatırılması gerek dendi. Ama çok sonra öğrendiğim üzere bu tuz ilavesinin riskleri varmış. Kalp kaldırmaya bilirmiş ve ne yazık ki öylede oldu. Dedemi kaybettik.

Mantıklı bakıldığında acıları son buldu aslında ama sanırım bunu kabullene bilecek kadar zaman geçmedi. Hastalığın ileriki evrelerinde konuşma yeteneğini tamamen kaybedecek hatta zihinsel fonksiyonları yavaşlayacaktı. Dedem gibi birinin bir yere mahkum olması yetmezmiş gibi bunlarında gelmesi o’nu içten içe ne hale getirirdi düşünmek bile içimi ürpertiyor. Ama dedim ya o’nu her zamanki yerinde görmek içimi öyle ferahlatıyordu ki… Ne bileyim işte.

Haberi almamdan 24 saat geçmeden, ertesi gün kendimi gasilhane önünde beklerken buldum. Sıra beklerken gelen orta yaşlı birinin cesedini dolaba koydular. Daha sonra sıra bize geldiğinde dedem içeride yıkanırken küçücük bir çocuk cenazesi geldi. O an aslında ölümün kimseye yakışmadığını farkettim. 1 hafta önce güzel ölüm var diye düşünüp, konuşmuştum. Elden ayaktan düşmemeyi kastediyordum ama o gasilhanede geçen süreçte ölüm ne şekilde gelirse gelsin insanın doğası gereği kabullenemeyeceğimi farkettim. Ölüm gerçekten kimseye yakışmıyor. Hiçbir şekli kabullenilmiyor.

Tatlı huysuzlukları, yıllardır tek virgülü değişmeden anlattığı anıları, pırlanta gibi yetiştirdiği altı çocuğu ve anneannem ile aralındaki gerçekten hayran kalınacak bir evlilik bağı ile hatırlıycam dedemi. Ne acı ki kahramanlarda düşüyormuş ve ne acı ki çok sevdiğiniz birini cennete uğurlamak size cehennemi yaşatabiliyormuş. O kadar çok şey yazmak istiyorum, bir cümle yazdıkca o kadar çok farklı şey aklıma geliyor ki ama ne yazarsam yazayım hepsi eksik olacak. Şimdiden karman çorman olan yazıyı daha fazla dağıtmak istemiyorum. Son söz olarak hep kalbimde yaşattığım Ahmet dedemin yanında Yusuf dedemide yaşatıcam bundan sonra. Umarım biryerlerden, bilikte bizi izliyorlardır ve umarım huzurlulardır. Rahat uyu Yusuf Yıldırım.