Bu aralar kendi kendime en fazla sorduğum soru sanırım bu. Sivil hayattan sonra acemilikte sadece 2-3 gün sıkıntı çekip uyum sağlamıştım ama usta birliği…

Hikayenin başına gidelim isterseniz Samsun’dan “18 aralıkta yemin edip 31 aralıkta teslim olacaksınız” denerek şutlandıktan sonra söylenen tarihte (yılbaşı gecesini dostlarımla geçirememenin acısıyla) hasta hasta geldim Kıbrıs’a. Ercan havaalanından alındıktan sonra bir minibüsün içerisine tıkılarak, çantalarımız kucağımızda geldik 28. Mknze Piyade Bölüğüne. Araç içerisindeki halimizden yola çıkarak yanımdakilere dönüp “mülteci gibiyiz” diyip güldüm. Araç bizi tümenin içerisinde bir er gazinosuna bıraktı. Bavullarımızı üst üste koyup kafamı kaldırdığımda er gazinosu denilen yerin aslında eski bir ahır olduğunu farkettiğimde kendi kendime ” zor geçecek bu askerlik” dedim. Oradan yine bir minibüse sıkıştırılıp, bavullarımız koridora yığılarak (artanlar kucakta bir şekilde) yola çıktık. Bavullarımız iniş sırasına göre yerleştirilmediği için yağmur altında karman çorman şekilde indirilmeye çalışıldık. O kadar insanın bavulu karıştığından (askeriyenin kendi verdiği tek tip bavullar yüzünden) oldukca zor oldu. Araçtan indikten sonra muhaberedeki üst devrelerimiz tarafından açık gazinoya çıktık. Burada dedelerimiz olan 341. devreyle tanıştık. Öğle yemeği için yemekhaneye girdiğimizde bölük çavuşu Erkan bizi “oo torunlar gelmiş, iyi besleyin bunları çok yorulacaklar”  diyerek karşılayınca ilk mesajı aldık.

Konuştuğumuz tecrübeli arkadaşlardan geline bilecek en kötü yerde (Kıbrıs), gidilebilinecek en iyi yere geldiğimizi öğrendik. Yemek sonrası geçilen kütüphanede dedelerimizden buranın zorluklarını öğrendik. Koğuş diye yerleştirildiğimiz yerin eski bir domuz ahırı olduğunu öğrendiğimde bir işgal köyünde olduğumuzu anladım. Buralara tek çivi bile çakılmamış, hiçbir altyapı (su, kanalizasyon vs) yapılmamıştı.  Akşam çok geç olmadan hastalık, hayalkırıklığı ve moral bozukluğu etkisiyle erkenden yattım. Bir ara ranzam “kalkın laaan yeni yıl oldu laayy laaayyy” çığırmasıyla sarsılarak uyandırıldığımda yeni yıla girdiğimizi anladım (Oysa bana giren yeni yılmış, neyse) ama ne yalan söyleyeyim yeni yıl umurumda değildi. Hatta hala umurumda değil. Hala 2011’de takılı kalmış gibi hissediyorum.

Kayıt koşturması, biraz amelelik (eşya taşıma) birazda hiçbirşey yapmayarak geçen 1 haftadan sonra önce kısımlarımız konuşulmaya başlandı daha sonra kesinleşmeden iç nöbete çıkmaya başladık. Nöbetler gündüz 2, gece 2 olmak üzere 1 günde 4 saat tutuluyor, en azından kağıt üzerinde. Her gün bir önceki nöbetin bir sonraki sırasını tutarak saatler belirleniyor. Örneğin bugün 1-3 nöbet tutuyorsam ertesi gün 3-5 nöbeti tutuluyor. O nöbetler insanı öyle düşüncelere sokuyor ki daha sonra değinicem onlara. Aldığımız atış eğitimi ve yaptığımız atışlardan sonra (bunuda açıcam.🙂 ) dış nöbete çıkmayada başlayarak kaçınılmaz tecavüzümüzü resmen başlatmış olduk.

Şuan çok mutlu sayılmasamda günler bir şekilde geçiyor. En çok canımı sıkan şey sıracılık muhabbeti ve takıntılı komutanlar. Onada bir şekilde alışıcam, alışamasamda alıştıracaklar gibi geliyor ama gerçekten kendimi tuttuğum anların sayısı oldukca fazla.

İşte ilk bir ayım yüzeysel olarak böyle geçti. Anlatacağım daha çok şeyler var ama yazıyı uzatmak istemiyorum, sırayla hepsine gelicem🙂