Korkarak çekinerek attığım ilk adımdan sonra sıra geldi ikinci adıma. Bildiğiniz gibi Perşembe günü yemin ederek acemi birliğine sadece 18 günden sonra elveda dedim. Acemi birliği ile ilgili uzun uzun yazılar yazmak istiyordum ama sabah çok erken kalkacağım için başarabilirmiyim bilmiyorum. Hoş ne zaman “bu sefer kısa yazıcam” diyerek klavyenin başına geçsem uzun yazılar çıkıyor ama bir deneme daha yapmalı😛

Acemi birliğine korkarak, çekinerek ve tedirgin gittim. Ne yalan söyleyeyim son bir hafta o kadar güzel geçmiştiki ayaklarım geri geri gittim resmen. Neyseki acemi birliği askerlik açısından beklediğimden çok daha rahat geçti. Uzman’ı sinirlendirdiğimiz için 2-3 sefer sürünmemizi saymazsak (3 gün boyunca bacaklarımız sızladı, çömelemedik.) oldukca rahat bir acemilik oldu. Askere gitmemiş arkadaşlarım için kısa bir özet geçecek olursam komik olmayan bir film için gittiğiniz boş bir sinemanın ön kapısından girdikten sonra arka kapısından çıkıp bina etrafından dolaşıp sonra tekrardan ön kapıdan içeriyeye girerek filmi ayakta izlemeye benziyor. Ağırlıklı yapılanlar kolkola girip kendinizi çömelerek saydırmak, bol bol yürümek (tören ve uygun adımda) ve bu yürüyüşleri yaparken attığınız adıma göre farklı marşlar okumaktan ibaret acemilik.

Birliğe gittiğim ilk gün içerisi sirk gibiydi. 280-300 kişilik bir koğuşta rasgele bir yatak verilerek uyutulduk(200 kişi beklenirken 900 kişi gönderilmiş). Ki aynı koğuşta kısa dönemler, uzun dönemler, sözleşmeli erler ve yemekhaneciler kalıyordu. Bu ekip arasında en korkuncu yemekhanecilerdi. Onlarla aramda 1-2 ranza vardı ve zaten uykusuz geçen ilk geceme birde huzursuzluk eklediler sağolsunlar. Gece boyunca uyuyamıyorum diye şikayet eden biri sırayla bütün dolapları açıp karıştırarak pil aradı ve en sonunda bir arkadaşını uyandırarak derdini anlattı. O arkadaşı uyuyan başka birinde pil olduğunu söyleyerek tam kafaya bir orta açtı, tam kafaya gelen bu ortayı boş geçmeyen pil fakiri arkadaş gelişine bir voleyle stoklarında pil görünen arkadaşını uyandırarak pil rica etti. İçimden: “kesin bağıracak” diye geçirirken adam uyku sersemi önce dolabımda diyerek sonrada yatağından kalkıp pil almaya giderek (açıkca arkadaşının dolabını karıştırmasını istemedi, ve bulamazsın bahanesini kullandı. bahane diyorum o kadar küçük dolapta birşey kaybetme olanağı yok.) beni dumur etti. 3 kafadar uyanmış olmanın verdiği şansı tepmeyip (kısık olmayan seslerle) başladılar sohbet etmeye. Gecenin bir yarısı kovaladıkları uykularıyla doğurdukları nur topu gibi olan sigara içme fırsatınıda altını bezlemeyi yani ateşlemeyi ihmal etmeyerek koğuşun ortasında gece keyfi yaptılar. Dolapsız, uykusuz, huzursuz bizlerse yatakta sessizce tavanı izledik. İlerleyen günlerde komutanların: “koğuşta sadece kısa dönemler ve sözleşmeliler (yaklaşık 10 kişi fln) kalacak emriyle hem dolap (en azından çoğumuz, çoğumuz diyorum acemiliği dolapsız geçiren arkadaşlarım vardı.) hemde manga sırasına göre oluşturulan yeni bir yatak düzenine sahip olduk. O yatak düzeni öncesinde sözleşmeli bir arkadaş bana sormadan yataklarımızı değiştirmeye çalışıp planını bozduktan sonrada nevresimi tekrar değiştirmek yerine çözümü ranzaları değiştirmekte arayınca burada çok farklı şeyler yaşayacağımı anlamış oldum. Peşinen söyleyeyim onada izin vermedim🙂

Belirlenen manga sıraları ve yataklardan sonra sıra diğer çocuklarla kaynaşmaya geldi. Peşinen söyleyeyim hepsi pırlanta gibiydi. Onlar için askerliğin en güzel geçen kısmı diyebilirim. Uzun sohbetler, sırada yapılan geyikler, içtima sırasında edilen küfürler ile başlayan muhabbetler oldukca ilerledi. Bu muhabbetlerde Kenan’ın tek olmadığını ve daha nicelerinin olduğunu anladım.🙂 Gerçekten keyifliydi. Bu arada Cem Yılmaz’ın dediği “bu kadar imkansızlığa rağmen bu kadar koyulan bir yer görmedim” cümlesi tamamen doğru bir cümledir efendim🙂 Son hafta yürüyüşten canı çıkan bizler, yürüyüş sırasında tükettiğimiz fiillerimizin eksikliğini “sikeyim” ve “amına koyayım” kelimeleriyle kapatır bir hale gelmiştik. Oldukca felsefik ve yüksek seviyeli muhabbetler oldu anlayacağınız.🙂

Askeriyenin kötü tarafına gelince bu taraf sadece kötü değil aynı zamanda korkunç tarafada denk gelen hijjen kısmı. Kokan tuvaletler, bir önceki öğünün bazı parçalarıyla vedalaşamayan çatal, kaşıklar, içi yeşil metal bardaklar, tabildot yerine kullanılan metal tabaklar, yemekhanede görevli olup arada tuvaletlerle arasında 10 mt varken burnunu eline silip aynı elle yemek dağıtanlar (bu şahit olduğum insan yan yemekhanedeydi neyseki diyicem ama muhtemelen bizimkilerde yapmıştır) vs vs Alternatif olsun diye duran kantinde listede görünen pizza ve tostu google’ın aramalarında bile 2/18 çıkması gibi örnekler…Birde poğaçalarımız vardı tabi, tükenmeden denk gelirse yiyebileceğimiz🙂 Yemek hane dışında tuvalette duran yarısı sıvı yarısı su olan sıvı sabunluklar ve bu sabunluklara üst kapaklarını açıp parmak daldırarak kullanan temiz insanlar… Ki bu insanların başımızın üstünde yeri vardır. Neden diye sorduğunuzu duyar gibiyim adam en azından bir tuvalet kültürüne sahip. Ne alaka demeden konuyu açayım: askere giderken lise arkadaşım Bahadır “hiç görmediğin şeyler göreceksin, ben pisuvara sıçan gördüm” dediğinde bu örneğin binde bir yaşanacağını düşünerek gittiğim Samsun’da bu örneğin bir adım ötesine geçtim. Yan koğuşta nasıl bir sağlık sorununa (yada sorunlarına) sahip olduğunu bilmediğim biri ranzayla kalorifer peteği arasına (ki maksimum mesafe 1,5 mt) sıçarak pisuvar ufkumun çok dar olduğunu acı bir ders ile anlamamı sağladı. Açılan bu ufkum sayesinde duşa sıçan insanları yadırgamadım mesela.

Neyse daha fazla kontrolü kaybetmeden yemekhanemize dönelim🙂 Şimdi yemekhanemizi biraz açalım. Bu konuda orada görev yaptığım ve bulaşık yıkadığım (durulama) için oldukca bilgiliyim.Yemeklerin bir kısmı anlaşmalı olunan firma ile mahkemelik olunduğu için bir kısmı dışarıdan tedarik bir kısmı ise içeriden pişirilme yöntemi ile yapılıyordu. Gelen yemekleri son haftaya kadar kapağı kapatılmadığı için soğuk yesenen yemeklerdeki lezzet dışında (lezzet dedim ama siz herhangi bir lezzet beklemeyin lafın gelişi kullandım) diğer bir sıkıntı 2 günde bir şevkatli sapını bize açan pırsaydı. Pırasa ile arasına mahkeme kararı koydurtma kararı alan devrelerim vardı, o derece. Gelelim bulaşık mevzusuna🙂 efen bulaşıkhanemizde bulanan bulaşık makinasının bozuk olması nedeniyle (ki anladığım kadarıyla makinanın çalışma dönemi Kenan Evren dönemine denk geliyor) elde yıkanan bulaşıklar için demirbaş olarak kenarda bir havuz ve durulamak için düzenli olarak hortumdan su ile beslenen boş bir yoğurt kabı tahsis edilmiş. Gelen tabaklar sabunlu suya ışığın kırılma testi yapılırcasına bir ucundan sokularak, bırakılmadan (şanslıysanız ve o gün bulaşık yıkayan çocuk biraz özenliyse daha sert olacak şehilde)  tabağın üzernde gezdirilen sünger sayesinde temizlenip diğer asker (ki bunu bende yaptım) son teknoloji hortumlu su devirdaimine sahip yoğurt kabına batırılıp çıkartılmak suretiyle durulanmaktaydı. Birkaç sefer “bunda kala pilav var” çıkışıma gelen “rahat ol zaten silinecek, silinirken çıkar” ikna girişimiyle gelen karşılık sonunda çektim beyaz bayrağımı ama kanımı asıl donduran nokta birbirlerine sürtülmek (badimin bulaşık yıkadığı çocuk süngerle yapmış yani böyleside varmış) kaydıyla temizlenip bir kasaya doldurulan çatal ve kaşıklar biri kasanın bir tarafını diğeri öteki tarafını tutup kaldırıp sallayarak ve sonuncusuda üzerine hortumla su dökmek kaydıyla 3 kişi tarafından durulanıyordu. Bu sırada yere düşen çatal yığını hiçbirşey olmamış gibi toplanıp üzerine su dökülerek temiz muamelesi görerek (bu kısmı aklınızda tutun 2-3 cümle sonra bu cümleyle birleştirin anlayacaksınız, bir ipucu: yıkama şartları .) durulama evresini bitirdiler. Aynı anda yanda duran bir arkadaş su devirdaimi olmayan küçük bir kap içerisinde simsiyah olmuş bir suya bardakları sokup çıkartarak durularken yanımdaki bulaşıkhane kıdemlisi “allah’tan kork diyerek”  suyunu değiştirdiği sırada vedalaştım o bardaklarla. Gelelim yıkama şartlarına. Yıkama yapmaya girilen kılık eğitim yapılan, sürünülen, tuvalete girilen kılıkla birebir aynı. Evet gündelik kullanımdaki kıyafetlere hepsini geçtim botlara bir galoş bile takmadan girilmesine şaşırmadan bitirdim görevimi. Gündelik kullanımı düşünürseniz anlarsınız. Bunun dışında şikayet ettiğimiz tabak çanak kirliliği konusuna sorumlu rütbelinin “şikayet ediyorsunuz ama siz yıkıyorsunuz, haksızlık yapmayın” cümlesine kafamdan geçirdiğim “iyide siz böyle yap demiyormusunuz?” sorusuyla karşılık vermek istesemde veremedim.Aksaklık şöyleki her bölük kendi bulaşığını yıkamaktan sorumlu bizim bölükte yaklaşık olarak 400 civarı (eksik fazla olabilir) insan varken o sayıya yakın tabak, çatal, kaşık, bıçak, bardak ve komposto kaselerininin adetlerini altalta yazıp topladığınızda maalesefki üst taraftaki kötü yıkanan bulaşıklara on numara bir bahane buluyorusunuz. Kesinlikle elde yıkanamayacak bir rakam yani. Hal böyleyken bozuk olan bulaşık makinasını yaptırmak yerine “ama siz yıkıyorsunuz” cümlesiyle karşımda konuşan RÜTBELİ’yi gelde ciddiye al şimdi🙂 Sadece izmaritleri toplatmakla övünen orduya selamlar🙂 Unutmadan çarşafların ayda bir değiştiğinide söyleyeyim (biz dolaptan gizlice alıp değiştirdik o ayrı, aldıklarımız ne kadar temizdi o apayrı). Yemin törenindeki konuşmada geçen “burada baba ocağından fazla ilgi ve sevgi görüyoruz” cümlesine bütün herkesin gülerek karşılık vermesini umarım rütbeliler anlamıştır.

Soğukta yapılan terletici yürüyüşler (parkaları çıkartmadan) sonra esen o buz gibi rüzgarla üşüyüp hasta olan ve tamamı şuan benim gibi öksürmekten karın kası yapmış olan bir kışla (kürşat telefonda önce sesime travesti sesi gibi dedi, sonra ben öksürük arası kelime çıkartmaya çalışırken “sen en iyisi dinlen abi” diyerek halime acımasınıda delil olarak gösteriyoum, Mehmet Berk’e özendim ne var?🙂 ) ve dönüş yolunda uçakta öksüren herkese bakıp “aaa bak buda asker” diyerek geyik yapan bir yaşlı çift ile geçti bitti gitti acemilik🙂 daha neler neler var ama işte şimdiden çok uzun oldu bile (yine başaramadım)

Bu arada dönüş yolunda önce inişi kaçıran, sonra içerideki basıncı (muhtemelen) ayarlayamayıp en son m.ö. ağrıyan başımın göz çukurlarımdan çıkartacak gibi hissettiren pilotuma, 45 dakika kapılarımızı güvenlik nedniyle açtırmayan Abdullah Gül’e ve bagajları 30 dk teslim etmeyen pegasus – sabiha gökçen işbirliğine sevgilerimi iletiyorum.

Herşeye rağmen İstanbul’a gelmek çok güzeldi. Gerçekten o kadar güzel bir kadınsın ki İstanbul şehri insan senden vazgeçemiyor, bu kalpsiz Capon bile. Neyse ufaktan toparlamalı artık🙂 ilk adımı başarıyla attıktan sonra sıra geldi ikinci adıma, ikinci adımıda yaklaşık 4 saat sonra kıbrıs’a uçarak atıyorum artık sonrası bir şekilde gelir umarım🙂 Yılbaşını burada geçirmeyi çok istesemde, hatta 4 kişinin (Savaş, Nuri, Mert, Ayça) yaptığı planlar canımı acıtsada maalesef elden birşey gelmiyor. Yeni yıla koğuşta girecek olsamda bunu askerliği çabucak bitirmek için atılan ikinci adım olarak (ve büyük fedakarlık) olarak görüyorum🙂 Aslında daha yazmak istediğim mantıksızlıklar ve Kürşat gibi yakın zaman askere gidecek arkadaşlarım için “götürülmesi gerekenler listesini” ilk çarşı iznine bırakarak müsadenizi istiyorum.🙂

Herkese iyi yıllar diliyorum, mutlu ve sağlıklı geçsin yeni yıl. Elveda güzel kadın, özle beni. Bekle beni Kıbrıs.