İki aylık Türkiye turum sırasında çok yerlere gittim çok değişik yemekler yedim. Konya’da etli ekmek, Kayseri’de mantı ve kağıtta pastırma, Trabzon’da akçabat köftesi, levrek buğlama, Erzurum’da cağ kebabı (Emre’ye selam olsun onun sayesinde harika bir Erzurum günü yaşadım), Diyarbakır’da Hasan Paşa Hanı’nda kahvaltı, Adana ve Gaziantep’te kebablar vs daha da uzatırım bu listeyi. Yediklerimin arasında aklımda en çok kalan ikide birde aklıma gelen bir tanesi var ki anlatılmaz yaşanır cinsten. Ancak şunu belirtmem lazım bu akılda kalmasının nedeni lezzeti değil.

Adana’da Selçuk ile bir yukarı bir aşağı dolaşıp farklı lezzetlerden sırası ile tadarken Barış’tan gelen bir telefon sonrası hızla Barış’ın favori mekanına doğru yola çıktık. Küçük bir dükkanın önünde taburelerimize oturduk. Önümüzde, önünde geniş bir tencere olan ustayı selamlayarak Barış’ın selamlarını ilettik. Selamı alan usta hemen tencerenin içinden çıkarttığı bir parçayı kağıda sararak uzattı. Nasıl yenmesi gerektiğine dair sorduğum soruya üzerine biraz tuz ve kimyon atmam gerektiğini söyleyerek tebessüm etti. Merak ve iştah karışımı bir hevesle kağıdı yavaşca araladığımda aklımdan çıkmayan o ilk karenin flaşı patladı bir anda. Türlü yemekler yedikten sonra herşeye hazır olduğumu sanan ben o manzaraya kesinlikle hazır değildim. Uzun devre far gibi açılan gözlerim elimdeki şeyin ne olduğunu anlamaya çalışırken bir taraftanda aklımdan geçen çağrışımlar beni çok uzaklara götürüyordu ama ne kadar uzağa gidersem gideyim avuçlarımın arasındaki manzara sürekli gözümün önünde kalıyordu.

Gülmek ve ağlamak arasında gidip gelen ben Selçuk’a dönüp yavaşca kulağına fısıldadım: “bu şeye benziyor lan”. Bunu duyan Selçuk kahkahayı patlatıp ustaya dönerek “buda şeye benzetti ustam” dedi. Bunun üzerine usta bize dönüp “gençler niğmetle böyle dalga geçmeyin, günahtır yapmayın” diyerek tepkisini gösterdi ve ekledi “her gelende ona benzetiyor yahu” diyerek bizim yükselen kahkahalarımıza eşlik etti.

Ne kadar gülsen, etsende sıra en korktuğum dakikalara gelmişti. Bunun tadına bakmam gerekiyordu. Çok yavaş davranarak üzerine biraz tuz biraz kimyon döktüm. Her ne kadar gazete kağıdı ile oynayarak zaman kazanmaya çalışsam da en korktuğum an gelmişti. Önce etrafa bakındım bakan yada kameraya çeken kimse var mı diye. Öyle ya şırdan yerken çekilen bir poz üzerinden size en az 3 yıllık geyik konusu çıkartabilirim. Önce sağa sonra sola sonra tekrar sağa utangaç ve çekingen bakışlar atarak etrafı süzdükten sonra korka koraka sırdanı ağzıma götürdüm. Selçuk foto çekmesin, çekerse görünmesin diyerek kağıdı hepten kaldırarak mini bir çadır kurdum(“çadır kurmak” sözünü şırdan ile ilgili bir yazı yazarken kullanınca çok garip hissettim ama değiştirmek içimden gelmedi😀 ) . İlk ıssırık ve gözleri kapatarak tad duyusunu yoğunlaşmak.

Şırdan bağırsak içine konulan bulgurdan yapılıyormuş. Sonra dolma şeklinde kapatılan bağırsak haşlanarak yemek için hazır hale getiriliyor. Kokoreç aşığı biri olarak bağırsak lafını duyduğumda heyecan ile koştuğum yerde karşılaştığım manzara gerçekten garipti🙂 Haşlandıktan sonraki halini merak ettiğimden büyük tencerenin kapağını kaldırarak içine bir göz attım. İştah açıcı olduğunu söyleyemem ama gerçekten farklı bir manzarası var şırdan tenceresinin.

Farklı tadları farklı lezzetleri (bütün farklılıkları değil tabi ki :P) yerinde denemek denemek gerçekten çok büyük keyif farklı tecrübeydi. Önyargı ve bilinçaltımızdan sıyrılarak denersek tadı hoşumuza bile gidebilecek bir yiyecek şırdan🙂 Her ne kadar “Can boğazdan gelir” deselerde gerçekten cesaret işi şırdanı denemek. Kendi adıma büyük bir cesaret örneği gösterdiğimi düşünüyorum. Sonraki anımda buluşmak üzere ^_^

not: fotoğraflar netten alınmıştır.