İş nedeniyle çıktığım Türkiye turunda Kayseri’den Samsun’a geçerken uğradım küçüklüğümün iki şehrinden biri olan Zile’ye. Güzel şehirdi Zile, yemyeşildi her bahçesi her parkı. İlkokul 5. sınıfın başına kadar okuduğum güzel, şirin yer. Hayatımda içtiğim tek sigarayıda orada içmiştim, yediğim en sağlam dayağıda orada yemiştim. Her sokağında, her caddesinde ayrı bir anım ayrı bir hatıram vardı. Geyik boynuzlu evleri, ağaçlar arasında kurulmuş çocuk parkları, maç yaptığım kaldırım arasındaki yeşil alanlar ve meyvalarını yediğim güzel bahçem ve en önemlisi çocukluk arkadaşlarım, dostlarım. Hepsini geride bırakalı yaklaşık 14-15 sene olmuştu. Araçla kilometreleri azar azar eritirken kalp atışlarım doğru orantılı olarak hızlanıyor ve bıraktığım yeri nasıl bulacağamı düşünüyor ufak hayaller kuruyordum…

İlk giriş yapmamla birlikte eski evime kadar olan yolda aptal sırıtışım arkadaşım oldu eski caddelerimdeki yeni gezimde. Arabamı eski evimin tam önüne bırakıp başladım gezinmeye. İlk olarak babamın her türlü bağırıp çağırmasına sadece mayışık bakışları ve samimi bir “miyaav” sesiyle yanıt veren Ahmakus’u aradı gözlerim ama yoktu olmayan çok şey gibi. Evime baktım sonra, boyaları değişmiş kavak ağaçları kesilmiş, etrafına teller çekilmişti. Bizden öncede orada duran elma ve armut ağaçları sadece kayısı ve şeftali ağaçlarını kaybetmiş olmanın hüznü ile aynı yerlerinde aynı şekilde duruyordu. Babamla diktiğimiz kiraz ve erik ağaçlarını büyümüş görmek ise inanılmaz bir mutluluk verirken aynı oranda her yıl ağaçlara uzanamayan ellerim sızlayarak tepki verdi. Çocukken kazdığım duvar dibini (ki mantıklı bir sebebi vardı🙂 ) aynı şekilde kazılı görmek içimde derinliklere gömülmüş olan bişeyleri hafifce kıpırdattı. Yüksek bir sessizlikle bana “buradayız, sadece çok daha derinlerde” dediler ama aramaya cesaretim yoktu.

Derken evimle vedalaşıp hemen sokağımın karşısındaki parka geçtim. Son bıraktığımda etrafı çalılar ile çevriliydi (Çalı derken bakımsız otlar değil yüksek boylu parkın sınırını belli eden bitkiler ama çocukluğumdan beri onlara çalı dediğim için bozman derinlerimde ikamet eden sessizlere ihanet olacağından değiştirmek içimden gelmedi). Park iki bölümden oluşuyordu. Alt tarafında fidan ve tohum merkezi, geniş çimden oluşan alan, üst tarafta ise çocuklar için salıncak kaydırak gibi klasik park demirbaşları ve iki bölüm arasındaki sınır çizgisini oluşturan bekçi kulübesi. Bekçiden izin alarak çim bölümde top oynamaya çalışmalarımız yada bisiklete binme heveslerim dün gibi aklımda. Park kısmında biri alt biri üst tarafta olmak üzere iki salıncak vardı. Alt taraftaki salıncağın zinciri daha uzun ayakta sallanmaya daha elverişli, üst taraftaki salıncağın ise zinciri daha kısa oturarak sallanmaya daha uygundu. İki farklı kaydırak ve takla attığımız ismini bilmediğim zımbırtı yani çocuk tam techizat bir çocuk parkıydı.

Eski evime sırtımı dönüp parkıma ilk adımımı attığım anda karşılaştığım görüntü tokat gibi yüzüme gerçeğin beş parmağını vurdu ve ekledi: hiçbirşey aynı değil. Parkımın etrafını saran çalılar sökülmüştü. Benim yemyeşil çalılar ile kamufle olup beni koruyan parkım çok önce deşifre olup üstü aranmıştı. Gerek olmamasına rağmen her zaman girdiğim kapıdan adımımı attım sadece alışkanlık gereği ve anılarıma saygıdan. Adımımı atan yine bendim ama parkım eski parkım değildi. Değişmiş, yaşlanmış, saçları dökülüp iç organlarıı iflas etmişti. Fidan ve tohum tarafı dümdüz olup yabani bitkiler çıkan bakımsız bir hale gelirken diğer taraftaki salıncaklar sökülmüş, boyalar dökülmüştü. Parkı koruması gereken bekçiye döndüm bir anlık sinirle, “buranın hali ne?” diye bağırmak isterken karşımda ne bekçi kulübesi vardı nede bekçi. Biraz hüzün ve çokca hayal kırıklığı ile salıncaklara doğru yürüdüm. En yükseğe çıkmak için ayakta sallandığım salıncaklara… Salıncakları yerinde bulamamış olmanın verdiği yıkımla sırtımı verdim ayaklarına. “Halime üzülme, sadece zamana yenik düştük” der gibi sıvazladı sırtımı, demiriyle… O an belkide en duygusal halimle bakındım etrafıma ama gördüklerim orada olanlardan çok olmayanlar, eksiklerdi… Derin bir “offf” çekerken kaldırdım başımı gökyüzüne. Salıncağın üst demiri öyle yakın göründü ki gözüme sanki elimi uzatsam dokunacaktım. Kendi kendime “aşırı duygusallaştın, sen bu salıncakta ayakta sallanıyordun. nasıl dokunabilirsin ki üst demire” dedim ama derinlerden bir ses “elini uzat” dedi. Her zaman yaptığım gibi içimden gelen sesi dinleyerek uzattım elimi. Bugüne kadar içimden gelen sese kulak vermekten (sonu kötüde olsa) hiç pişmanlık duymamıştım. Hep kendi kendime ” o an için böyle olamsını istiyordum ve yaptım. üzülecek birşey yok.” diyen ben o sesin çocukluğum için okunan sela olduğunu bilseydim belkide ilk muhtemelen son kez dinlemezdim onu. Bilmediğim, tahmin edemediğim için uzattığım elimle üst demire dokunduğum anda derinliklerimde kalmış olan çocukluğumun üzerine ilk toprağı attığımı hissettim. Çocukken ayakta sallandığım salıncağın üst demirine ayaklarım yerdeyken dokunmak kabul edemediğim şeyleri bütün açıklığıyla karşıma çıkardı. Kabul etmeyen sesler tıkandı mı, kekeledi mi yoksa sesleri mi kısıldı bilemediğim o anda karşımdaki gerçeği anladığım anda çoktan gömdüğümü anladım çocukluğumu. Hatıralarımla karşılaşma hevesi ile çıktığım yolda bulduğum sadece hayal kırıklıklarımdı. İşte o an hayatımda hiç olmadığı kadar korktuğumu hissettim. Korkumun nedeni vedalaştığım çocukluğum değildi. Her fırsatta değişmediğimi iddia eden ben korkunç bir değişim ile karşı karşıyaydım. Gördüğüm değişen şey ben değildim belki ama  içimdeki o “ya buradaki değişim ile doğru orantılı olarak bende değiştiysem?” sorusu içimi öyle bir kemirdi öyle bir korkuya sürükledi ki anlatamam.

Can Dündar’ın zaman ile ilgili yadığı “ihtiyar ve ben” yazısını çok beğenir ve anladığımı düşünürdüm. Yazıdaki samimiyeti o salıncağın üst demirine dokunduğum anda anladım ve kendine göre herkes için aynı hızda olan adımlarının neden yazara hızlı geldiğini o anda anladım.

Ana cadde üzerindeki geyik boynuzlu ev ikinci kez yakılmış, imar izni alamamış ve şimdi tekrardan aynı şekilde yapılmak üzere inşaat halindeydi. Kapanan bakkalların yerine açılan marketler, değişmiş olan sokaklar hiç gözüme batıp rahatsız etmedi. En büyük yıkımı atlatan benim için sadece ufak artcı etkisi yaptı bunlar. Aynı kalan yerler ise yüzümde ufak tebessümler bıraktırdı, mutlu etti. Binalar dışında orada bıraktığım iki güzel insanı bıraktığımdan daha sıcak ve yakın bulmak ayrıca yolda yürürken tanınmak ise kaybettiğim çocukluğumun büyük tesellileriydi.

Zile’den çok karışık duygular ile çıktım. Dostlarımı görmenin mutluluğu ve çocukluğumu gömdüğümün acı farkındalığı. Büyüdük de ne oldu?